Karanlığın Kokusu (1)

KARANLIĞIN KOKUSU

Kalbimden aktı bir sızı. İsmimi versem mi vermesem mi? Ben kimim, neyim, düşündürsem mi sizi? Yoksa “İşte buradayım, en buyum, bu da benim hikâyem,” mi desem? Ben mi anlatsam hikâyeyi? Yoksa “O” mu anlatsa? Yandı dünyam, kavruldu içim. Kaç yaşındaydım ki o zaman? Siz deyin on, ben deyim on iki… Ne fark eder ki? Çocuktum işte. Sızladı kalbim. Sadece kalbim mi? Gözyaşlarım aktı, sel oldu, gitti. Acaba onların da son durağı kalbim miydi? Çünkü ben… Düşünüyorum da her şeyin son durağını kalbim yapmışım. Acının da tatlının da gülmenin bile son durağı kalbim. Eh! böyle her şeyin durduğu yer kalpse elbet o gün de akmış gitmiştir kalbe. Karar veremedim hâlâ ama sanırım anlatacağım size. Sonra ondan da bahsederim. Bakalım benim kadar sevecek misiniz? Başlayalım…

Ben “Ö.” ismimi vermeyeceğim. Hiçbir zaman sevmezdim zaten. Şimdi de kendime “Ö” dedim. Siz de beni böyle bilin. Belki merak ediyorsunuzdur: “Kimdir, nedir?” diye. Hiç acele etmeyin. Bütün sorularınızı cevaplayacağım. Ama ruhumu sorarsanız o hâlâ on ikisinde. Bir kere yara aldı mı kalp hep o yaşta kalırmış meğer. Ben de anladım bunu. Maalesef. Hep, hiç büyümeyeceğimi sanırdım. Şimdi düşünüyorum da ruhum büyümedi gerçekten. Neşemden midir, kederimden midir bilmem. Bazen kendime bakıyorum, inanamıyorum. Sanki ben, ben değilim. Çocuk ruhum gitmiş, ellisinde hayatın sillesini yemiş biri duruyor karşımda. Düşünceleri olgun, sözleri anlamlı, tavırları net. Peki, bu bensem diğeri kim sahi? Hani şu hâlâ on iki yaşında kalan. Hâlâ camın önünde oturan, bazen yağmuru bazen günleri izleyen, bazen mutluluktan içi içine sığmayan, bazen ağlamaktan gözünde gözyaşı kalmayan… Düşünüyorum, düşünüyorum ben bir yere varamıyorum. Belki siz, sizler çıkartırsınız beni bu bataklıktan. Gerçekten ben kimim? Hangisiyim? Ruhum çocuk mu hâlâ yoksa o yaşlanmış duygularla kaplı, karanlık insan mıyım?

On iki yaşım… Ahh! Dönüp dolaşıp buraya geliyorum. Bir türlü anlatamıyorum size. Dilimin ucunda kelimeler ama dökülmüyor bir türlü. Yaram çok mu derinde? İçimden o yüzden mi çıkmıyor bir türlü? Bakın, bakın yine aynı şey oldu. İşte böyle sürekli kendimle çelişiyorum. Âdeta içimde savaşlar çıkmış. Bir değil hem de… Sayamıyorum. Ne yana baksam karanlık. Kafamı ne tarafa çevirsem toplar, tüfekler, alevler… Bir saniye orada bir ışık gördüm. Evet, evet bu o gün. Hahahahah! Nasıl da sevindirmişlerdi beni. Siz de görüyor musunuz? Her yerde bir anda çiçekler açtı. Hadi siz de çekin içinize bu kokuyu. Bakın şimdi tarif edeceğim size. Gitmişsiniz bir kır bahçesine. Etrafınız alabildiğine çiçek; rengarenk, papatyalar, manolyalar, kasımpatıları, orkideler ve daha niceleri. Her yerde onlarca ne onlarcası, yüzlerce çiçek var. Havada parıldayan güneş. Sadece siz varsınız. Gördünüz mü kendinizi? İçinize çektiniz mi çiçek kokusunu? Kokuların rengi olsaydı en güzel çiçeğin kokusu hangi renk olurdu acaba? Bir dakika, bir dakika ama bu güzelliğin arasında neden yapayalnızım ben? Kafamı çevirdim, işte yine karanlığın içine girdim. Allah’ım neler oluyor bana? Bir türlü kurtulamıyorum. Ahh! Bir anlasam, çıksa ya şu kelimeler ağzımdan. Rahatlayacağım, inanıyorum. Çıkmıyor işte. Hadi kalbim, sen bir şey söyle. Dök içinden ne geliyorsa. Anlat da kurtul artık. Yoksa delireceğim. Ben en iyisi size güneşi bırakayım da ayı anlatayım. Sanmayın ki ayı sevmem. Severim elbet. Sırları olan bütün insanlar gibi ben de severim onu. Yapayalnız, karanlık gecede az da olsa içime ışığının sızmasını severim. Belki de

ruhumun karanlığını aydınlatacak güneş değil, onun ışığıyla aydınlanan aydır. Güneş ayı, ay beni, ben de sizin kalbinizi aydınlatırım. Evet, evet ben biraz düşüneyim bunu. Ama şimdi her gece yaptığımı yapacağım. Bütün ışıkları kapatacağım. Açacağım perdeleri, şehrin ışıklarını, başka evdeki çocukların cıvıltısını düşleyeceğim. Belki artık geriye çalan koltukları bir kenara çekerim. Oturmam bu defa. Camın önünde bir ileri bir geri adımlar atarım sessizce… O zaman, o zaman belki dökülür kalbimden her şey. Ne dersiniz?

Bu sefer kararlıyım, anlatacağım. Bitecek bu eziyet. Daha sonra size geceyi değil gündüzü anlatacağım. Pustan, sisten, ayazdan değil; ağaçlardan, kuşlardan, çocuklardan bahsedeceğim. Karar verdim, dökeceğim içimi. Tamam, işte şimdi, tam burada. Tek umudum sizin beni anlamanız. Belki siz tutarsınız ellerimden.

O gece ayı göremiyordum. Hava öyle bulutluydu ki ne bir yıldız ne bir ışık vardı. Sadece sokak lambaları aydınlatıyordu şehri. İçimde bir kasvet vardı. Ama bu öyle on iki yaşındaki bir çocuğun hissedeceği gibi bir şey değildi. – Bakın ben de şimdi sizinle beraber fark ettim. O zaman da içimde ellilerinde duyguları yaşlanmış bir insan varmış.- Dönüp duruyordum evin içinde. Odadan odaya koşuyordum resmen. Nefesim kesildi. Durdum. Bir anda yere çöktüm. Dizlerimin bağı çözüldü. Anlamıştım, hiçbir şey yolunda gitmiyordu. Evde sadece babam vardı. O da erkenden yatardı. Korkunç sessizliğin içinde, kapkaranlık bir yerde kala kalmıştım. Saat sesleri… “tik-tok, tik-tok, tik-tok…” Odadaki bütün eşyalar yok olmuştu sanki. Her yer daha da karanlık… Kapkara, ıssız bir ormanda, bulutlu bir havada, tek bir yıldızın bile olmadığı kadar karanlık. Kalbimin atışını hâlâ bedenimde hissediyorum. “Pat, pat, pat…” Bütün vücudum titriyordu. Beklediğim ses geldi. Telefon çaldı işte.

Endişelenmeyin. Hayatım her zaman bu kadar ıssız değil. En başta da söyledim ya size. Benim bir yanım, hâlâ neşeli. Aslında hep gülerim. Şu anda hayatım size bahsettiklerimden çok farklı. Rengarenk, ışıl ışıl. Sadece, arada bir işte böyle karanlık tarafımla yüzleşmem gerekiyor. Işığı bulmak zamanımı aldı. Hâlâ da tamamen aydınlatamadım. Ama her yere güneş doğdurmaya çok yakınım. Hani birini kaybettiğimiz zaman derler ya : “İnsanın içinde kırk tane mum vardır. Her geçen gün mumların biri söner. Kırkıncı mum hiç sönmez.” Bu muma kimse üfleyemez. Kimsenin gücü yetmez söndürmeye. Ben de anlıyorum ki kırkıncı mum, insan olduğumuzun en büyük kanıtı belki de.

Nerede kalmıştım? Telefon çaldı. Annem ve kardeşim, anneannemin yanına gitmişlerdi. Bizden uzağa. Bugün döneceklerdi. Elimden gelen tek şey: dua etmekti. Başlarına bir şey gelmemiş olsun, diye dua etmek. Bu telefon sesi… Düşündükçe hâlâ tüylerim diken diken oluyor. Sizi daha fazla meraklandırmak niyetinde değilim. Yavaş gidiyorum, lütfen affedin. Bu, bu benim için çok zor. İlk defa sizlere açıyorum kalbimi.

Telefon susmuyordu, babam uyanmıyordu. Etraf hâlâ karanlıktı. Ben yerdeydim. Gözümü hiç ayırmadan telefona bakıyordum. O zamanlar ev telefonu kullanılırdı. Bizimki kırmızıydı. O karanlıkta, kapkara odada sadece kırmızı telefon görünüyordu. Susmuyordu. Ama ben de kalkıp telefonu açmaya cesaret edemiyordum. Daha on iki yaşındaydım. Ya yaşımdan çok büyük bir haber alırsam? Bir anda uykum

geldi. İşte şimdi bütün vücudum kendini bırakmıştı. Bayılmak bu muydu acaba?  Hâlâ bilmem. Bildiğim tek şey: Ruhumun bedenimden ayrılması hissiydi.

Sonunda babam uyanmıştı. Ben, aklımdan neler geçiyor hâlâ dün gibi hatırlıyorum. Saat kaçtı, arayan kimdi, kırmızı telefon, eşyalar nerede? Telefondaki acı feryadı duydum.

Yapamayacağım artık. Daha fazla anlatamayacağım. Sadece gözlerimden değil, kalbimden de yaşlar akıyor. Hissediyorum. Aman Allah’ım! O günde miyim ben? Neler oluyor yine bana? Bakın yine geldi bu his. Bayılmak bu mu? Gidip dinlenmeliyim. Sizler, kalbimi açtığım ilk insanlar… Affedin beni. Soluklanmalıyım. Nefes almalıyım. Camdan içeri rüzgâr giriyor, korkmayın! Oh! Bu soğuk birazdan beni kendime getirir. Biraz dinleneceğim. Ama kararlıyım, size içimin bütün yangınını anlatacağım. Sadece biraz daha zamana ihtiyacım var.

Yazı oluşturuldu 1

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Benzer yazılar

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.

Üste dön