fotoğraf

FOTOĞRAF GÖLGESİ

Bugün, uzun süredir ertelediğim bir yolculuk için hazırlandım. Çok heyecanlandığım ya da sabırsızlıkla gideceğim bir yol değil bu. Ama vakti gelmişti artık ikimiz de hissediyorduk bunu.

Bu yolculuğa hazırlanmak pek kolay olmadı doğrusu. Hatta bu yola çıkmaya karar vermekti en zoru. Ama sonunda karar vermiştim, arayıp bulacaktım onu. Altın tepsiyle verecektim ona, ne varsa ihtiyaç duyduğu.

Derin bir nefes aldıktan sonra koltuğuma yerleştim. Pencere kenarından değildi yerim. Evimin salonunda, gül kurusu bir koltukta, nefes nefeseydim. Kalbimin biraz sakinleşmesini bekledikten sonra, bir fotoğraf albümünün kapağını açarak dönülmez bir yola girdim.

Yolum;  bir fotoğraf albümden ibaretti, yolculuğum ise kendime dönmek içindi. Amacım: Eski, soluk, kalabalık fotoğraf karelerinin içindeki, kenarda, köşede unutulmuş çocuk benliğim ile buluşabilmekti.

Fotoğraf albümünün altlarına tarihler atılmış fotoğraflarına göz gezdiriyorum hızlıca. Aradığım çocuk hâlim yok fotoğrafların çoğunda. Bulmaya çalıştığım ilk kareye rastlıyorum sonunda. Uzun uzun bakıyorum karşımda duran aile fotoğrafına. Dedeler, neneler, halalar, amcalar, çocuklar, torunlar, herkes burada. Herkesin yüzünde de tebessümler var bolca. Bütün torunlar oturmuş büyüklerinin kucağına, poz vermişler fotoğrafta. Sadece bir tanesi ayakta kalmış, alınmamış hiçbir kucağa. Öylece duruyor sadece, diğer herkesin yanında. Gözlerine hüzün oturmuş, kendisi kalmışken ayakta.

Sanki bir karanlık gölgeymişim gibi, kimsenin görmediği kendime uzun uzun bakıyorum. Bir anda, odamın kapısında beliriyor çocukluğum. Gözlerindeki hüznün hâlâ ayaklanmadığını görünce henüz hiçbir şeyin değişmediğini anlıyorum. Çocukluğum, albümün durduğu kiraz rengi sehpanın etrafından dolanıp yanıma otururken; ben kırmızı bir kalemle, kendi solgun yüzümü kalp içine alıyorum. Hiçbir şey söylemiyor, ama biraz mutlu oluyor hissediyorum.

Onunla beraber fotoğraflara bakmaya devam ediyoruz. Aramızda derin bir sessizlik hâkim birbirimizle konuşmuyoruz. Çünkü konuşursak kelimeler ağzımızdan yavaş, yaşlar ise gözlerimizden hızlı dökülecek biliyoruz. Sükûnet içerisinde çevirirken sayfaları, yine acısından tanıdığımız bir fotoğrafa denk geliyoruz.

İlk fotoğrafa nazaran, biraz daha büyüğüm burada. Okulun bahçesinde, gülümseyerek duruyor herkes kol kola. Kendimi buluyorum sonra. En arka sıranın sağında -dikkat çekmeye değmeyen bir gölge gibi-  yine tek başıma. Gözlerim, en yakın arkadaşım sandığım, ama bensiz mutlulukla poz vermiş arkadaşlarıma takılmış durumda. Yine vazgeçilmişliğin, tercih edilmemişliğin acısı yansımış bakışlarıma. Ah be çocuğum! Ah be çocukluğum! Mecbur muydun her zaman fotoğraf gölgesi olmaya? Ah be insanlar! Mecbur muydunuz, beni hep yalnız bırakmaya?

Çocukluğumla göz göze geliyoruz. İkimiz de birbirimizin ne hissettiğini biliyoruz. Bu sefer yeşil bir kalem seçiyorum. Çocuk hâlim gözleri ile beni onaylıyor. Ben yani biz, kendimizin yüzünü yeşil bir kalbin içine alıyoruz.

-Bizi hâlâ sevmiyorlar mı? diye soruyor çocukluğum.

-Merak etme, sevecekler bir gün, diyerek cevap veriyorum. Aslında, umudum kalmadı, sevmeyecekler biliyorum. Ama karşımdaki bir çocuk, gerçeği kaldıramaz hissediyorum.

-Peki, neden hiç sevmediler beni? Çok mu kötüydüm, çok mu çirkindim ya da çok mu yaramazdım, niye kimse sevmedi? diye sormaya devam ediyor. Ağlamak üzere, sesinin titremesinden anlıyorum.

-Olur mu hiç öyle şey! Sevdiler seni, sadece o kadar güzeldin ki senin güzelliğine yetmedi kimsenin sevgisi, diyorum. Sözlerime inanmasını umuyorum.

 Bir insan, çocukluğunu nasıl kandırabilir ki? Sevilmeyen, yokluğu hissedilmeyen, bir süs çiçeği gibi sadece bir kenarda dursun istenen bir çocuk, sadece kimsesiz bir gölge olmadığına nasıl ikna edilir ki?

-Ben, diye başlıyorum söze, seni seviyorum. Sözlerimi duyunca, yüzü ilk defa canlanıyor. Hüzün, mütemadiyen oturduğu gözlerde ilk defa rahatsızca kıpırdanıyor.

-Sahi mi! Sen gerçekten seviyor musun beni! diye kalbimi okşayan bir şaşkınlıkta soruyor.

-Tabii diyorum, seni gerçekten çok seviyorum. O kadar güzel bir kalbin var ki iyi benim çocukluğum olmuşsun, sen olduğun için ben kendimi çok şanslı hissediyorum, diyorum.

Ben cümlelerimi bitince yanakları pembeleşmiş, gözlerine kelebekler dolmuş küçük kız bir çocuğu görüyorum karşımda. Sadece onun değil, benim de yüreğimden tonlarca yük kalkmış gibi hissediyor âdeta. Gülümseyerek bakıyoruz birbirimize. Artık yolculuğun sonuna geldiğimizi hissediyoruz ikimiz de. Gitmek için ayaklanıyor ve

-Biliyor musun? Ben de seni çok seviyorum, diyor. Ben, gözlerime yaşlar dolarken onun gidişi izliyorum.

Yüreğim, yıllar sonra bir kuş ferahlığında. Yüreğim yıllar sonra bir sevginin sıcağında ısınmakta…

Albümün kapağını kapatıyorum. İlk defa geçmişe yaptığım bir yolculuktan yorulmadan döndüğümü hissediyorum. Çünkü hayatım boyunca ilk kez kendimi seviyorum. Başkalarından beklemeden, kendime değer vermeyi, kendime sarılabilmeyi bu yaşımda öğreniyorum.

Ben artık kenarda kalan bir fotoğraf gölgesi değilim, ben artık bu hayatta bana en çok değer veren kişiyle tanışmış bir güneşim.

Amasya Üniversitesi Eğitim Fakültesi Okul Öncesi Bölümünden 2014 yılında mezun oldu ve okul öncesi öğretmenliği yapıyor. Sınıfında çocukların, yazılarında yetişkin insanların kalplerine dokunmaya çalışıyor. Her şeyden evvel "iyi" bir insan olmaya ve "iyi" insanlar yetiştirmeye çabalıyor. Sanatın da "insanlık" için var olması gerektiğine inanıyor.
Yazı oluşturuldu 4

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Benzer yazılar

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.

Üste dön