yazıyorum öyleyse varım

YAZIYORUM ÖYLEYSE VARIM

Yazma eylemi tıpkı dünyanın yaratılışı gibi yavaştır. Önce kavramlar şekil alıp sembolleşir, ardından ağızdan çıkanlar söz olur, sözler de birleşip nazım olur. Peki ya kalpten geçenlere gerçekten kalem mi tercüman olur?

Duygu ve düşüncelerin belirli metotlara dayanarak ya da kanıtlanabilir özellikler taşıyarak yapılması mıydı yazı, ya da gerçekten okuyucuya o samimiyeti verebilmek miydi? Bilimsel bir yazı yazmıyorsak şayet okuyucuya içimizdeki tılsımı geçirip duygularımızı aktarabilmeliyiz.

Düşündüm; nazım bir makale mi? Ya da bilimsel bir nitelik mi taşıyor? ‘’Sırlar, harflere tevdi edildiği zaman bile sokağın dili kullanılmaz.’’ Peki ama sokak dilinden kastedilen neydi? Argoları, lehçeleri vs.leri çıkaralım. Fakat sırları harflere dökerken o kadar da yabani ve hoyrat olamayız.

‘’Nazım en olgun meyveleri verdikten sonra nesir doğmuş. Hantal, ürkek, acemi bir nesir.’’ İşte bu noktada dünyamızla birlikte ufkumuz da genişledi. Dünya gelişti bilimsel bir nitelik kazandı, harfler birleşti nesrin adı oldu. Bu garip döngü içerisinde malzemesi harfler olan nesirde de gelişmek mümkündü elbette.

Peki ama yazıyı kısırlaştırıp bir sirkülasyona sokmak neden? ‘’Bazen, bütün dikkatini, bütün hünerini nazımda tüketiyor sanatçı; mısra ‘’haysiyet’i’’oluyor, cümle ‘’haysiyetsizliği’’. Oysa kelam bütünüyle haysiyettir.’’

Gerçekten de yazı haysiyet ya da şahsiyet meselesi midir? Nazım ya da nesir ne fark eder? Önemli olan -açık ya da kapalı- bir adım öteye geçebilmektir. Klişelerden uzak, özgünlüğün elini tutabilmektir.

Düz yazının ‘’münasebetine; bed, cıvık,yüzsüz. Kelimeler, ibarenin içinde, tımarhaneden fırlayan akıl hastaları gibi koşuyor,’’ demek yerine eskiye nazaran bugünün hangi noktada olduğunu görmeliyiz. Göremiyorsak belki de bakış açımızı değiştirmeliyiz. Yani bir nesir belgisizlere göre değil, kimilerine göre değil, şahıslara indirgenip senin ya da benim yazıdaki doyumum olmalıdır.

Bir bakıma yazı yazmak saf acıyı bulanıklaştırmanın en güzel yollarından biridir. Yazmaya başladıktan sonra hiçbir acı katıksız değildir. Kaderin yazısı silinmez çünkü kaderi yazana karşı gelinmez. Oysa mürekkep yazısı defalarca silinir, çiçeklerle süslenir, dilediğin kadar mavi morlar kullanabilirsin. İşte bu yüzden seviyorum yazmayı. Hakikate çalım atar gibi hissettiriyor.

Bir sunağın başına uğrayıp gerçekleri görmektense bir kalemle hayatını istediğin renkte yazabilirsin. Hakkında beylik laflar ederler bilmeden. Bir de hüküm giydirirler oysa her acı, yaşattığı kederle müstakildir. Kimse anlamaz sen yazarsın, kimse duymaz ve sen yine yazarsın. Yazmanın sırrına eren asla yalnız ve mutsuz değildir. Virginia Woolf’un dediği gibi “ Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın.”

1991 yılında Ankara'da doğdum. Çocukluktan beri var olan zihni sanat tutkumu Tobb Üniversitesinde Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü okuyarak taçlandırdım. Elim kalem tutup dilim döndüğünden beri yazmak hep huzur verdi. Bir gün nasıl bilirdiniz, dediklerinde "O sıcacık kalbinde insanların hayatlarını büyüten ve kalemiyle yüreklere dokunan biri olarak bilirdik," demeleriyle anılmak istiyorum.
Yazı oluşturuldu 4

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Benzer yazılar

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.

Üste dön